SUSURLUK KAZASI

Susurluk’ta ne oldu?

Susurluk Kazası sonrası mafya, siyaset, polis üçgenini, kimi insanların illegal ilişkiler ağı üzerinden çıkar sağlaması ekseninde anlatmak yeterli kalamıyor. Bu nedenle araçtaki kişileri özgün hikayeleri ve mensubu oldukları büyük parça üzerinden değerlendirmemiz gerekiyor. Bu anlamda Susurluk Kazası’nı bir kronolojiye sığdırmak ve bir başı sonu olduğunu düşünmek mümkün değil. İşbu yarım yüzyılı aşan örgünün ve karşımızdaki ağın ilk kıvılcımının nereden alevlendiğini, zaman içerisinde neye dönüştüğünü ve birbirine karışan demokrasi, vatanseverlik ve kuvvetler ayrılığı ilkelerini oldukça sade ve dönüm noktalarını gözeterek anlatmaya çabaladım. Eksik kaldığı düşünülebilecek gelişmeler genel resimden uzaklaşmamak için yer almamıştır.

Susurluk Kazası’nın kronolojisi ise arşivlemesem olmazdı adresindeki harika derlemede tarihleriyle takip edilmiştir.

 

Yazar
  •  

    Burak Kılıç

  • 1945-1952

     

    Türkiye’nin NATO üyeliği ve komünizm paranoyası

    II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945 yılından, Kore Savaşı’nın başladığı 1950 yılına kadarki 5 senelik dönemde, birçok ülke gibi Türkiye de ikiye bölünen dünya düzeninde kendisine bir yer aradı. Türkiye’nin o dönem kuzey sınırında bulunan ve tarih boyunca cephelerde karşı karşıya geldiği SSCB/Rusya ile yeni bir saldırmazlık anlaşması imzalanamaması ve 100 yılı aşkın süredir gelişim yönünü Batı’ya çevirmiş olması seçilecek tarafın belirlenmesini kolaylaştırdı. Kore Savaşı’nda Menderes Hükümeti tercihini açıkça Batı’dan yana kullandı ve ABD’nin ardından Kore’ye asker göndereceğini açıklayan ilk ülke Türkiye oldu. 1952 yılında ise Türkiye, artık NATO’nun bir üyesiydi.

  • 1950-1960

    İhtilal ve Özgürlük Hareketi

    1950-1960 arasındaki dönem Doğu Bloku ile Batı Bloku arasında karşılıklı tehditleşme ve soğuk savaşın ilk adımlarıyla geçti. Bu dönemde Demokrat Parti Hükümeti Batı’nın antikomünist programını eksiksiz uygulamak isterken iç siyaseti de bu yönde tayin etti. 27 Mayıs 1960’taki askeri ihtilal sonrası yeni hazırlanan anayasa ile Türkiye bireysel ve kitlesel özgürleşmeye yönelik atılımlar yaptı. İşçi hakları, öğrenci örgütleri ve sendikalaşma yaygınlaştı. 12 Mart 1971’deki muhtıraya kadarki süreçte, ülkede sol-sosyalist yeni bir nesil doğarken milliyetçi cephe ise İslamcı düşünce ile harmanlanarak bu yeni neslin karşısına dikildi.

     

    1950-1960

  • 1960-1970

     

    Milliyetçi cephe

    27 Mayıs 1960 sonrası gönderildiği sürgünden 2 yıl sonra dönen ve siyasette kendisine bir yer arayan Alparslan Türkeş, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katıldı. Katıldıktan 5 ay sonra genel başkan oldu. 1969’da ise parti MHP adını aldı. Milliyetçi Türk Gençlik Teşkilatı ise yine yakın yıllarda kuruldu. Sembolünde gamalı haç olan ve Nazi selamı veren bu gençlik örgütü, kamuoyundan gelen tepkiler sonrası Türkeş’in emriyle bozkurtlaştırıldı ve adına Ülkü Ocakları dendi. Bu gençlik örgütlerinde “komando” eğitimi veriliyordu. Bu eğitimlerde judo, yakın ve uzak dövüşler, silah ve bıçak kullanmak gibi birçok öğreti vardı. Bu kamplarla ilgili ise Türkeş 1968 yılında şunları söylemişti: Komünistler memleketi sahipsiz sanıp da sokak hakimiyeti kuramazlar. Memleketimizde onların anladığı dilden konuşacak, milliyetçi çocuklar var. Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz.”

  • 12 Mart 1971

    Devletin şefkatli kolları

    Bu gençler dozu her gün artan bir şiddetle eylemler yapmaya başladı. Fakülte, yayınevi ve yurt baskınları başladı. Maddi ve silahlı gücü yükselen Ülkü Ocakları 1969-70 yılları arasında 9 solcu öğrenciyi öldürdü. 2 ülkücü ise patlayıcı madde yapımı ve arkadaşının kazara ateş alan silahıyla yaralanarak ölmüşlerdi. Silah sağlayanlardan biri de Fehmi Altınbilek adlı bir Üsteğmendi. Bu isim sonraki yıllarda TİKKO lideri İbrahim Kaypakkaya’nın işkenceyle öldürülmesinden. M. Ali Ağca’nın İran’a kaçırılmasına kadar birçok olayda karşımıza çıktı.

    Devletin belli kademeleri yükselen soldan rahatsızdı ve alttan alta Türkeş ve kadroları destekleniyordu. Ordu içerisinde solcu bir darbe yapılacağı iddiasıyla generaller 12 Mart 1971’de yönetime el koydu.

    Ülkücüler de darbe sonrası yayınladıktan bildirilerinde, “Bozkurtların komünizme karşı

    mücadele vazifesini şerefli silahlı kuvvetlere devrettiğini,” yazdılar. Askeri yönetim, tahkikatlarında ülkücüler arasında bir tek suçlu bulamamıştı. Aksine askeri mahkemeler birçok ülkücünün bilgisine başvuruyor, solculara ait davalarda onları “tanık” olarak dinliyordu. Artık ülkücülere solun karşısında çok ihtiyaç kalmamıştı ve Ülkü Ocakları kapatıldı. Komando kampları ise yer altına çekildi.

     

    12 Mart 1971

  • KONTRGERİLLA

    Bu ismi ilk kez Dönemin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün verdiği demeçte “…ben Kadıköy’deki Köşkü, (Ziverbey) Kontrgerilla örgütüne özel olarak hazırlattım,” demesiyle öğreniyoruz. 12 Mart cuntası Ziverbey Köşkü’nde solcu öğrenci, aydın ve akademisyenleri işkenceli sorgulardan geçirmişti. Bu sorguları üstlenen Kontrgerilla’nın en basit anlatımı şu olacaktır: NATO tarafından komünizm tehlikesinin karşısına çıkarılan milliyetçi yerel örgütlenmelerden bir tanesi.

    Yalnızca Türkiye’de olmayan bu yapı İtalya’da “Gladio”, Almanya’da “Stay Behind” veya “Gehlen Harekatı”, Fransa’da “Rüzgar Gülü”, İngiltere’de “Secret British Network Revealed”, Belçika’da “SDRA- 8” veya “Glaive”, Hollanda’da “NATO Command” veya “0 ve 1 örgütü”, İsviçre’de “P-26” isimleriyle karşımıza çıktı. Tüm dünya kendi içindeki bu oluşumlarla yüzleşirken, şeffaflık ve samimiyetle konunun derinine inmeyen tek ülke Türkiye oldu.

    Hareket alanı çok geniş olan, tedarik sıkıntısı çekmeyen ve kamplarda silah, cinayet ve yakın dövüş üzerine eğitilen bu örgüt 12 Mart sonrası devletin birçok farklı noktasından da destek aldı. Çatlı ve ekibi planların uygulanmasında, sahte pasaport ve evrakların düzenlenmesinde, hapishanelerden infazcı kadroların kaçırılmasında ve saklanmasında, silah ticaretinde ve bürokratik temaslarda yer aldı. Kontrgerilla’nın kurucuları arasında gösterilen Mehmet Eymür ve Çatlı’nın tanışıklığı ise Meclis Araştırma Komisyonu’na yapılan beyanatlara göre 1978’e dayanıyor.

  • ABDULLAH ÇATLI

    1956’nın Nisan Ayı’nda Nevşehir’de doğan Abdullah Çatlı 15 yaşında tanıştığı milli görüşle irtibatını hiç kopartmadı. Ankara’daki üniversite yıllarında ise Muhsin Yazıcıoğlu’yla birlikte, Ülkü Ocakları’nı yönetti. Zaman içerisinde ülkücü camiada “Reis” diye anıldı ve sonraki dönemlerdeki tüm büyük olayların perde arkasında yer aldı. Uzun yaşam öyküsünde bazı kırılma noktaları ve tanışlıkları Susurluk’a uzanan yolda köşe taşlarını oluşturdu.

    Meral Güner’in Tuncer Akşener’le daha öğrenciyken tanışmalarına vesile oldu. Evliliğe giden bu yolculuğun sonunda “Asena” lakaplı Meral Güner’i biz Meral Akşener olarak tanıdık.

    Ankara’da arandığı için İstanbul’a geldiğinde ise burada Oral Çelik ve onun adamı Mehmet Ali Ağca ile tanıştı. Bu arkadaşlık yıllar sonrasında Papa Suikasti’nde dikkat çekecekti.

     

    ABDULLAH ÇATLI

  • EDİTÖR NOTU

    Maalesef Abdullah Çatlı’nın kim olduğu ve yaptıkları başlı başına bir dosya olduğu için daha sonrasında karşılaşacağımız bazı kırılma noktaları üzerinde duruyoruz.

  • 1971-1980

    Darbeden darbeye 9 yıl

    12 Mart 1971’den, 12 Eylül 1980’e kadarki süreçte MHP oy oranını %6’nın üzerine çıkaramasa da ülkedeki siyasi iklimin ve şiddetin ana aktörü olmayı başarmıştı. 1973 seçimlerinde %3 oy alan ve devlet içerisindeki kadrolara yerleşmeyi beceremeyen Türkeş, Kıbrıs Harekatı’nın yarattığı milliyetçi dalgadan iyi yararlandı. Sandıkta bulamadığı karşılığı sokakta buldu. 5 Nisan 1977’de erken seçim kararı alındı. 5 Haziran’daki seçime kadar ise şiddetin dozu iyice arttı. CHP’nin tek başına iktidar olması beklenen seçim öncesinde her gün solcu öğrenciler öldürülüyor, bombalı saldırılar düzenleniyordu. Erken seçim kararının alındığı Nisan ayından önce üç ay içinde 59 kişi yaşamını  kaybederken, erken seçim kararının alındığı tarihten seçim gününe kadar 133 kişi

    öldürülüyordu. Bunların 89’u sol, 17’si sağ görüşlüydü. Bu süreçte Abdullah Çatlı’nın teşkilat içerisindeki yükselişi sürüyordu. Türkeş’le tanışan, saldırı planları hazırlayan, hapishaneden eylemleri gerçekleştirmesi için mahkum kaçıran, bir sorumluluk sahası vardı. O dönemlerde tanıştığı Haluk Kırcı, Oral Çelik ve Mehmet Ali Ağca ile birlikte eylem yapma ve öldürme konularında uzmanlaştılar.

    Teşkilatçılık ve organizasyon konusunda uzmanlaşan Çatlı için, sahte nüfus cüzdanı, pasaport temin etmek, istediği devlet organına nüfuz etmek, bir mahkumu kaçırmak ya da yurt dışına illegal seyahat etmek çok kolaydı. Çatlı, darbeye aylar kala, silah temin etmek için gittiği Bulgaristan’da daha derin temaslarda bulunmaya başlamıştı. Artık yalnızca bir MHP mensubundan ya da bir hareket önderinden çok farklı bir konumdaydı.

     

    1971-1980

  • 1980-1990

     

    Her devletin aranan tetikçisi

    İstanbul’da yaşadığı dönemde yeraltı suç dünyasıyla tanışan, Bulgaristan’da ise uluslararası mafyalar, kumarhane sahipleri ve istihbaratçılarla ağını büyüten Çatlı, artık kendine çalışıyordu. Maddi olarak çok güçlenen Çatlı yanına ekibini de topladı. Mehmet Ali Ağca en parlak tetikçilerindendi. Abdi İpekçi’yi öldüren Ağca, Avrupa’daki en önemli tetikçiliğine Papa Suikastıyla imza attı. İtalyan savcılarına 128 farklı ifade veren ve emrin kimden geldiğini kusursuzca gizleyen Ağca, müebbet hapise mahkum edildi. Çatlı ise bu davada “Tanık” olarak dinlendi. 80’li yılların başında Bulgaristan’daki baskıların artması sonrası rota İsviçre’ye çevrilmişti. O dönemde “İslamcı” bir çizgiye kayan ve Zürih’teki camilerde buluşan Çatlı ve arkadaşları, uyuşturucu trafiğinin yönetimini de buralardan sağladı. Bunun yanı sıra temasta olduğu Mehmet Eymür gibi MİT elemanlarından, yer altı dünyasına, ordu mensuplarına kadar birçok kişi, bu insan kaçırma, sahte evrak düzenleme uyuşturucu ve silah ticareti ağında yer alıyordu. Kime o dönem hangi görev düşüyorsa, para ya da uyuşturucu karşılığında görevi üstleniyor ve yerine getiriyordu. Fransa’da sorgulanan ve İsviçre’deki suçları nedeniyle 7 yıl hapise çarptırılan Çatlı 1990 yılında Türkiye’ye döndü.

  • ASALA

    Ermeni terör örgütü ASALA ile mücadele etmek isteyen devlet, gayrinizami harbi uygulayabileceği taşeronlar ve örgütlenmeler organize etmeye çalıştı. Suikast ve katliamların artması sonrası ise son çare olarak görülen “ülkücülerin” kapısı çalındı. Devlet 12 Mart’ta olduğu gibi 12 Eylül’de de “işi” bittiğinde ülkücülere sırt dönmüştü. Ama yıllar içerisinde teşkilatlanma ve suikast konularında uzmanlaşan Çatlı ve ekibi bu görev için ideal kişilerdi. Mit Karşı İstihbarat Daire Başkanı Hiram Abas ve Korkut Eken, Çatlı-MİT ilişkisini 1977-78 yıllarına dayandırırken, MİT için çalışan Mehmet Eymür 1982 yılını işaret ediyordu. ASALA ile mücadele için Cumhurbaşkanlığı’ndan gelen emir Abas’ı harekete geçirdi ve Çatlı ile irtibata geçildi. İş artık Çatlı ve ekibinindi. Örgüt içi hesaplaşma, dış devletlerin tepkisini çeken bombalı eylemler ve istihbarat servisleri ile ters düşülmesi ASALA’nın çöküşünü hazırladı. Çatlı ve ekibinin ASALA’ya yönelik 28 eylem yaptığı iddiasına delil bulunamazken, özellikle Fransa ve İsviçre’de bazı saldırılar düzenlediği kayıtlara geçirildi. İsviçre Interpol’ü tarafından da bilinen bu saldırılarda ilginç olan ise Çatlı’nın yargılandığı dava dosyasında bu saldırıların değil sahte evrak iddialarının bulunmasıydı. ASALA’ya yönelik operasyonlar düzenleyenler arasında MOSSAD’da bulunmaktaydı. MOSSAD özellikle Beyrut yakınlarında eğitim kampı bulunan ASALA’nın plansız ve belirsiz saldırılarından rahatsızdı ve örgütün bazı tepe isimlerini öldürmüştü. ASALA meselesinin sakinleşmesi sonrasında Fransa’da gözaltına alınan 1990’a kadar Fransa ve İsviçre’de hapiste yatan Çatlı Türkiye’ye gelişi sonrası artık tamamen kendisi için çalışmaya başlamıştı.

     

    ASALA

  • MATRUŞKA DEVLETİ

     

    Türkiye’ye dönüşü sonrası ticari ilişkilerini sürdüren Çatlı, yazıhane açtı, Mehmet Özbay dönemin emniyet genel müdürü Mehmet Ağar tarafından bir göreve tayin edildi. PKK’ya karşı devletten taraf olan Bucak aşiretinin meclisteki temsilcisi Sedat Bucak’a emrindeki 1000’e yakın korucuya verilmek üzere 1500 silah verildi. Çatlı’nın görevi ise Ağar’ın çok güvenmediği Bucak’ın yakınında olup onu kontrol etmesiydi. Bucak’la yakınlaşmasının yanı sıra, Drej Ali gibi ünlülerle ve yeni/eski istihbaratçılarla da ilişkileri arttı. 1993 yılında kimsenin ne varlığını bildiği ne de yok diyebildiği hem devletin her yerinde hem de hiçbir yerinde bir Çatlı vardı karşımızda. Londra’dan Asil Nadir’in kaçırılmasında, kayınbiraderi Yaşar Öz ile birlikte koordineli çalışan Çatlı diğer yandan da Nahcivan Savaşı’nda cephe gerisinde militan eğitimlerini organize ediyordu. Kendisine çalışmak için geldiği Türkiye’de Mehmet Ağar’ın manevra kabiliyetinden yararlandı. Sahte kimlikle başvurduğu silah ruhsatı valilikçe reddedilse de hemen arkasından Mehmet Ağar’ın imzasıyla sahte kimliğe ruhsat çıkarıldı. Çiller Hükümeti, Azerbaycan Savaşı’nın taraflarından biri olmak istiyordu ve Ağar bu kez de onu oraya göndermişti. Çatlı, Ağar’ın uzayan koluydu. Devlet içerisindeki yapılaşmaları ise bize en iyi Hanefi Avcı anlatıyor:

    “Emniyet içerisinde, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’a bağlı özel Harekat Dairesi’nde İbrahim Şahin’in başkanlığında bir grup polis, Korkut Eken’e bağlı bir grup sivil insan, geçmişte yatmış çıkmış ülkücü insan; bunlar birleştirilerek bir grup oluşturuldu. Aynı şekilde MİT’te Mehmet Eymür’e bağlı bir kısım Özel Harpçi subaydan oluşan, yine aşırı ülkücü ve marya dediğimiz insanlardan oluşan bir grup var. Yine JİTEM’de de ayrı bir grup Var.” Çatlı güç ve para mücadelesinde Ağar’dan taraf oldu.

  • MATRUŞKANIN ÇATLAMASI

    Bu birlikteliğe Eymür ekibindeki Korkut Eken’in katılmasıyla güç dengesi Ağar’dan yana döndü. Artık petrol kaçakçılığından, uyuşturucu kaçakçılığına farklı sektörlerdeki sektör ortaklığından, alacak verecek meselelerine en sonundaysa kumarhanelere ortak olmaya kadar her alanda adı anılan bir Çatlı vardı. İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ’da özellikle kumarhane meselesinde ön plandaydı. Kocadağ kendisinin adını geçirmese de hem kendisinin hem Çatlı’nın yakın arkadaşı olan Ömer Lütfü Topal’ın, İstanbul’daki otel kumarhanelerinin işletmelerini almasını sağlıyordu. 1996 yılının ortalarında ise Topal öldürüldü. Bu cinayet aslında Susurluk’a giden yolun başlangıcı sayılabilir. 

    Çünkü Ağar, Çatlı, Şahin, Eken 4’lüsünden İbrahim Şahin ile Korkut Eken’in arası açıldı. Ekibin Ankara’daki ortağı Sedat Bucak’ın yakın korumaları İstanbul’da sorguya alındı. Bu ekip Bucak’ın büyük çabaları sonrası cinayet İstanbul’da işlenmesine rağmen Ankara Emniyeti’ne götürüldü. İstanbul gişelerinin çıkışında ise bu korumaları İbrahim Şahin karşıladı. Korumalar öldürülüleceklerini düşünüyorlardı. Kimsenin kimseye güveni kalmamıştı. Cinayete ait silahlardan Çatlı’nın parmak izi çıkarken, Ankara Emniyet’i de tüm ülkedeki ekiplere Çatlı’nın yakalanma talimatını vermişti.

    Çatlı’nın o dönemde kontrolden çıktığını ve kimseyi dinlemediğini karşı ekipteki Mehmet Eymür’ün yanı sıra Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı da söyleyecekti. ANAP Lideri Mesut Yılmaz ise Susurluk Komisyon’una verdiği bilgilerde dosdoğru Sedat Bucak’ın azmettirici olduğunu iddia etti. Bu bilgiye de Bucak’ın mensubu olduğu aşiretin önceki liderinden aldığını söyledi.

     

    MATRUŞKANIN ÇATLAMASI

  • AĞAR’A EN AĞIR DARBE

     

    Topal’ın öldürülmesi sonrası okların çevrildiği Abdullah Çatlı, sevgilisi Gonca Us’la birlikle Erdek’e gitti. Tekneden havaya ateş ettiği için “Mehmet Özbay” kimliğiyle gözaltına alınan ve gelen talimatla apar topar serbest bırakılan Çatlı’nın bindiği tekne ise öldürülen “Kumarhaneciler Kralı” Ömer Lütfü Topal’a aitti. Kazaya 1,5 ay kala Mehmet Eymür, Ağar ekibine büyük bir darbe vurdu ve 2. MİT Raporu’nu Doğu Perinçek’e yayınlattı. Raporda Mehmet Ağar ve ekibinin tüm bilgileri ve faaliyetleri paylaşıldı. Çember Çatlı için daraldı. Eşi Meral Çatlı’ya “Kimseye güven olmuyor, canım dediklerin de seni satıyor” diyen Çatlı’nın evinin önüne MKE yapımı paylayıcı konuldu. Kazadan 11 gün öncesiydi. Kazadan birkaç gün önce Sedat Bucak İstanbul’a gelmişti ve Çatlı ile defalarca görüşmüştü. Kaza yapan araçtaki diğer kişi Hüseyin Kocadağ ile Çatlı’nın yakınlığı ise, Kocadağ’ın Emniyet Müdürü’yken “Mehmet Özbay” adına çıkarılan silah ruhsatına referans olmasıyla başlamıştı. Sonrasında da süren dostluk birlikte akşam yemekleri yiyerek ve farklı mekanlardaki buluşmalarla sürmüştü.

  • 3 Kasım 1996

    Kaza

    Abdullah Çatlı yola çıkmadan önce kızı Selcen’e hitaben 8 sayfalık bir mektup yazmıştı.

    Çatlı mektupta, “Avrupa’yı hoplattım. Türkiye’yi hoplatacak gücüm var. Ama o kadar yalnız hissediyorum ki kendimi,” diyordu.

    Yolculuğun Kuşadası ayağında, Mehmet Ağar’ın da 1996’nın Mart ayında arazi baktığı Söke’de araziler incelendi. İstirahat için ise yeniden öldürülen Ömer Lütfü Topal’ın eski oteli seçilmişti.
    O günlerde kumarhanelerin aynı ABD’deki Las Vegas örneğinde olduğu gibi belli merkezlerde toplanması tartışılıyordu. Bazı yorumlara göre, arazilere bu nedenle bakılıyordu.

    3 Kasım 1996’da Kuşadası’ndan İstanbul’a dönüş yoluna girilmişti. Sık sık verilen molaların ardından, aracı kullanan Kocadağ sürat yapmaya başladı. Bucak’ın kendisini uyarmasından birkaç dakika sonra ise benzinlikten karşı şeride geçen kamyona 230 km/s hız ile çarpan araç filmin sonu oldu. Kocadağ’ın kırılmadık kemiği kalmazken, Gonca Us ve Abdullah Çatlı hastane yolunda öldüler. Sedat Bucak ise bir süre bulunamadı. Hava yastığının altında görünmeyen ve kamyonun altına giren araçtan tek kemiği kırılmadan çıkmıştı.

    Kaza haberi duyulur duyulmaz İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, “Hüseyin Kocadağ Çatlı’yı yakalamış ve teslim etmeye götürüyordu,” diye demeç verdi. Milletvekili Sedat Bucak’ın hayatta olduğunu unutan Ağar daha sonra açıklamasını “Ben öyle duymuştum” diye düzeltti. 

    3 Kasım 1996

  • HESAPLAŞMAMAK

     

    Kaza sonrasında, toplumda büyük bir infial yaşandı. ”Aydınlık için bir dakika karanlık eylemleri” tüm ülkede ses buldu. Bu eylemlerse hükümet ortağı Refah Partisi milletvekili, aynı zamanda Sivas Katliamı davası sanık avukatı olan Şevket Kazan tarafından “Mum söndücülük oynuyorlar” diye değerlendirilmişti. Tahkikat komisyonları kuruldu, davalar açıldı ama İtalya’daki temiz eller davasına benzer bir netice alınamadı. 50 yıllık bir karanlığın, pek çok faili meçhul cinayetin üzerine derinlemesine gidilmedi. Susurluk öncesi kanlı bıçaklı olan devlet içindeki MİT, JİTEM, Ağar kadroları, kaza sonrası yeniden dost oldular. Tansu Çiller ise kendisine aynı zamanda genel başkanlık için rakip olan İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ı görevden alarak “bedel ödedi.”
    Kazadan dört ay sonrasında 28 Şubat 1997’de ise hükümet düştü. Tüm Avrupa, NATO’nun en derinlere kadar sızdırdığı benzeri yapılanmalarla hesaplaşmalarını 50 yılın ardından görebilmişti. Türkiye bu hesaplaşmaya girmeyerek demokrasi trenini kaçırmış oldu.

Kaynakça

  • Soner Yalçın – Doğan Yurdakol Reis – Gladio’nun Türk Tetikçisi
  • Enis Berberoğlu  – Susurluk 20 Yıllık Domino Oyunu
  • I. ve II. MİT RAPORLARI
  • EVRENSEL – Türkiye’nin NATO’ya giriş süreci
  • SALİM GÖKÇEN Dergi Park
  • Yankı Dergisi’nin 17 Ekim 1973 tarihli sayısı
  • Leo A. Müler – Gladio (Kontrgerilla) Soğuk Savaşın Mirası

0 cevaplar

Cevapla

Katkıda bulunmak ister misiniz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir